Blondie and Brownie — Amsterdam 2015

Eric Clapton ve Bob Dylan’dan sonra 70’lik efsaneleri ölmeden görelim gezilerimize The Beatles üyesi Sir Paul McCartney ile devam edebilecek olma ihtimalini yakaladığımızda, Avrupa turnesinde uğrayacağı durakları gözden geçirerek işe başladık. Amsterdam konserini farkettiğimizde daha fazla araştırmaya gerek olmadığına karar vererek öncelikle Ziggo Dome’da yapılacak konser için biletlerimizi temin ettik.

07.06.2016 Pazar günü olacak konser için biletleri aldıktan sonra Burcu, Ferhat, Canan ve Beyza ile birlikte uçak biletlerini almak üzere her zaman olduğu gibi skyscanner üzerinden araştırmalarımıza başladık. Zamanlama konusunda başlangıçta çok rahattık. Cuma akşamı yola çıkarak Çarşamba günü itibari ile döndüğümüzde dolu dolu 5 günümüz olabilirdi fakat konserin ve genel seçimlerin aynı güne denk gelmesi gezi tarihlerini yeniden gözden geçirmemeze neden oldu.

Sonuç olarak demokrasi şöleni seçimlere katılarak ve oylarımızı kullanarak huzurla; konser günü Amsterdam’a doğru yola çıktık. Vatandaşlık ödevini yerine getirmekten son derece mutlu bir şekilde Amsterdam’a vardık, gece geç saatlerde seçim sonuçları ile konser keyfi birbirine karıştı. Malum sonrasında ülke yangın yerine döndü ama sadece o gece için bile olsa çocuklar gibi şendik. Biz o gece dev gibi bir konseri tam da yerinde izledik.

gün 1 — Paul McCartney

Öğleden sonra Amsterdam Schipol Havaalanı’na indik ve yine konser için gelen arkadaşlarımız Melike ve Serkan ile havaalanında buluştuk. Melike ve Serkan’ın ikinci Amsterdam seyahatleri olduğundan ayrı planlarımız vardı, akşam konserde buluşmak üzere ayrıldık.

Citymap ve 3 günlük Amsterdam kartlarımızı aldıktan sonra kısa bir seyahat olduğundan airbnb yerine booking üzerinden rezerve ettirdiğimiz otele otobüs ile giderek, yerleştik ve vakit kaybetmeden konsere kadar zaman geçirmek üzere Amsterdam’ın kalbi Dam Square’e doğru banliyö treni ile yola çıktık.

Amsterdam Haziran ayında olmamıza rağmen hayli soğuktu ve fakat tam da hayal ettiğimiz gibi hava durumundan bağımsız olarak fazlasıyla canlı ve sıcaktı. Bir şeyler atıştırmak üzere oturduğumuz cafede Body World müzesi çalışanlarının bodypaint ile meydanda arz-ı endamlarına tanık olarak özgürlükler şehrine merhaba demiş olduk.

Her ne kadar birkaç saat sonraki konser bizi fazlasıyla heyecanlandırsa da konu Amsterdam olduğunda tahmin edildiği üzere bizi heyecanladıran başkaca şeyler de vardı. Ferhat’ın başını çektiği küçük grubumuz Green House’dan aldığımız kekler ile derinlere dalarken bir yandan da sadece kek ile olmaz diyen bir yanımız vardı. Gerekli ürünler tüketildi, konser heyecanı yerini fazlaca nedensiz kahkahaya bıraktı. Melike ve Serkan’ın da aramıza katılması ile konsere gitmek üzere metroya bindik.

Konser alanı Ziggo Dome; Avrupa’da pek çok yerde benzeri bulunan devasa bir konser salonu. Sırada beklerken yerli yersiz gülmelerimize bir yandan devam ederek bir yandan da sanata verilen önem ve değer ile ilgili alışılagelmiş beylik sözleri yineledik. Heyecan dorukta olduğundan bir parça kek ve bir kuble Amstel ile kendimizi yatıştırdık.

Ve nihayet Paul sahnede. Kim der ki 70 yaşını aşmış diye. Başından sonuna kadar bir nefeste geçip giden 2 saati aşkın üst düzey bir performans. Live and Let Die ve sahne şovu diyesim gelir ama o buğulu sesten gözünün içine bakarak 50 yıllık Yesterday’i dinlemenin ne demek olduğunu anlatmak varken anlamsız kalır.

Billi Joe Armstrong “ bazı insanlar Beatles sevmediklerini söylüyor, inanamıyorum. Beatles sevmem demek havayı sevmem demek gibi bir şey” demişti. İşte o Beatles’ın köşebaşı Sir Paul McCartney’i kanlı canlı dinleyebilmek unutulacak bir şey değil! Bu işi de hallettik. Teşekkürler arkadaşlar.

gün — 2 Stendhal Sendromu

Konserin ve Amsterdam’ın tadı damağımızda yeni güne uyanarak yola koyulduk. Zaman kaybetmeden kruvasan-kahve ile içimizdeki Avrupalıyı doyurduktan sonra ilk hedefimiz Van Gogh Museum’du.

Biletleri İstanbul’da internet üzerinden almış olmanın rahatlığı ile müze önündeki kalabalığın yanından süzülerek ve bize bu akılları veren blog yazılarına teşekkür ederek müzeye girdik. Müze bizim gibi derin sanat yaklaşımlarına aşina ve ilgili insanlara pek çok şey vaadediyor; Van Gogh hakkında hayatının başından sonuna ne gibi buhranlarla boğuştuğuna dair ayrıntılı bilgiler veriyor. O sarı renkler evde keyifle resmedilmemiş meğer yavrum Van Gogh, ışıklar içinde uyu.

Müzede dikkat çekici bir diğer şey ise her zaman olduğu gibi yine içeride turistler ve sanat meraklıları olduğu kadar her yaştan öğrencinin olması. Neredeyse her tablonun başında hatırı sayılır bir süre ile resim ile ilgili tüm detaylar uzmanlar tarafından genç zihinlere aktarılıyor. Bu tür anlayışlar için çok geride dahi olmadığımızı farketmek bizi biraz üzse de ceplerimizdeki keklerimizden tadarak bu bed düşünceleri zihnimizden uzaklaştırıyoruz.

Van Gogh müzesi yalnızca ruhumuza değil aklımıza da yol gösterdi. Canan’ın yıllardır ağır sanat içeriğine karşı takındığı heyecan verici tavrının kaynağını farketmemize neden oldu. Evet, Canan yıllardır Stendhal Sendromu ’ndan muzdaripti. Teşhis tedavinin en önemli adımıydı, bunu daha önce pek çok kez acı ile tecrübe etmiştik. Yurtdışı gezileri bir yana yurtiçinde bile alışveriş yapmaktan imtina eden ben ve Ferhat; belki de hayatımızın en verimli alışverişini yapmıştık. Van Gogh Museum hediyelik eşya bölümünden evladiyelik yağmurluklarımıza yalnızca 6.90€ bedel ödeyerek kavuşmuştuk. Bu yağmurluklar başka yazıların konusu; başka gezilerde ödediğimiz bedelin son kuruşuna kadar hakkını verecekti.

Van Gogh müzesinden yürüme mesafesinde bir diğer müze olan Rijk Museum’a doğru yol aldık. Hemen müzenin önünde Amsterdam’ın belirli noktalarında bulunan i amsterdam yazısının önünde fotoğraf çekme görevini de başarıyla yerine getirdikten sonra müzeye girdik.

Hepsi bir yana Amsterdam ve tabi ki Paul McCartney kadar beni heyecanlandırmasa da Rijk Museum ve Rembrandt kolleksiyonunu mutlaka görmek istiyordum. Muhteşem Nightwatch önünde saatlerce kalmış olmayı istesem de Canan’ın sendromunun nüksetmemesi için kısa kestim. Rembrandt ışığın ressamı unvanını fazlasıyla hakededursun Vermeer tabloları da “İnci Küpeli Kız”ı görememiş olsak dahi hayranlık uyandırmayı başardı. Sonuçta Vermeer ve Rembrandt için yüzyıllar sonra 5 kişilik bu ekibi etkileyebilmeleri kendi kişisel başarıları arasında önemli bir yer tutsa gerek. Ferhat için Winter Landscape with Ice Skaters tablosu ile resim sanatına artan ilgisi de yine RijkMuseum tarafından hayatımıza atılmış koca bir artıydı.

Van Gogh ve Rijk müzelerinde sanat ile dolu dolu geçirdiğimiz saatlerden sonra solumuza Vonderpark’ı alarak kısa bir yürüyüş ile Liedsplein’e ulaştık. Vondelpark dışarıdan tetkik ettiğimiz kadarı ile bildiğimiz park. Şehir içinde parka hasret olmamıza rağmen sınırlı vaktimizi parka ayıramadık. Liedsplein’de kahve ile Rembrandt ve Van Gogh’un etkisinden zihnimizde çalmaya başlayan Bob Marley ile uzaklaştık. Liedsplein bize göre biraz kenarda kalmış etrafında pek çok cafe ve restoranın olduğu sıcak ve hareketli bir meydan. Zaten Amsterdam’ı yürüyerek gezerken bir şekilde yolunuzun düşeceğinden eminim. Köşedeki Bulldog’da aradığınızı bulabilirsiniz. Lafın gelişi değil gerçekten aradığınız her şeyi bulabilirsiniz. Orası olmaz ise çaprazındaki McDonalds’dan soldaki sokağa sapın ve Amsterdam’ın ara sokaklarında kendinizi kaybedin.

Gün sonu RedLight District turu ve Haziran ayında bu kadar soğuk çok yakınmaları ile küçük bir pubdayız.

Üşüdük falan ama Amsterdam bizi bir buçuk günde bile yeterince mutlu etti. Amsterdam’da yolda olmak bir başka güzel.

gün 3 — hemşeri

Gece yola çıkacağımızdan güne otelden çıkışımızı yaparak başladık, çantalarımızı Central Station’daki emanete bıraktıktan sonra rotamızı Beyza’nın derin araştırmalar sonrasında keşfettiği Pancake Bakery yönüne çevirdik.

Uzun Pancake Yürüyüşü olarak adlandırabileceğim; gideceğimiz yeri bilmemize rağmen nasıl gidileceği konusunda bir fikrimizin olmadığı, tramvayların fink attığı sokaklarda “şöyle bir yürüyelim yakındır kesin” gibi ayakları yere basan fikirlerin havada uçuştuğu belki de 2010 / Barcelona da tecrübe ettiğimiz Bilinmez McDonald’s Yürüyüşünden sonraki en uzun yürüyüşümüz neticesinde Pancake Bakery’ye ulaştık.

Pancakeler güzel, ambiyans güzel, fiyatlar normal.

Beklentimiz uzun yürüyüşümüz ile arttığından böyle hatırlama ihtimalim yüksek; tramvayla gitsek yediğim en güzel pancakeler burada diyebilirdim. Pancake hamuru bir yana binbir çeşit şurup ve reçel ile tadı damağınızda kalacaktır.

Kahvaltı sonrası bulduğumuz ilk Coffeeshop’a Bob Marley anısına saygı duruşumuza devam ettik. Amsterdam’ın en güzel yönlerinden biri de sizi hiç aceleye sevketmeyen gayet dingin bir şekilde gezilebilmesi. Bir şeyler kaçırıyormuş hissine asla kapılmıyorsunuz. Hatta gitmeyi düşündüğümüz Anne Frank müzesinin önündeki kuyruğu görüp “neyse bu da eksik kalsın” dediğimizde dahi hiçbirimizin aklında küçük bir soru işareti yoktu. Ey gidi Amsterdam.

Kızları amaçsız bir halde bırakıp Ferhat ile her zaman olduğu gibi şehrin ve ülkenin en önemli futbol mabedine doğru yola koyulduk. Amsterdam Arena; Ziggo Dome’un karşısında olmasına rağmen konser günü vakit ayıramamıştık. Stadyum ve müzesi bizim gibi total futbol sevdalıları için tam anlamıyla bir anıttı. Sahaya bakarken Euro 2000 yarıfinalini adeta yeniden yaşıyordum, yaktın bizi Toldo. Neyse ki Cruyff’un ruhu hala oradaydı ve Cruyff varsa mutluluk da vardır. Gracies Johan. Formalarımızı alıp son bir kez selam durduktan sonra Amsterdam Arena’ya veda ettik.

Kızlarla buluştuğumuzda şimdiye kadar nasıl olup da karşılaşamadığımıza şaşırdığımız Hollanda’da hayli yoğun olarak yaşayan Türk insanı ile kızların karşılaşıp sohbet ettiklerini öğrendik. Hem de Samsun’lu imiş teyzemiz, Ağustos ayında Dam Square’de bot ve kaban ile gezdiğini hatırlarmış, biraz soğukmuş ama güzelmiş Amsterdam hemşerimizin gözünden.

Hediyelik alışverişinden sonra Central Station’da Melike ve Serkan bize katıldı ve havaalanına doğru yola çıktık.

Özetle Amsterdam herhangi bir vakit ucuz uçak bileti bulunduğunda tekrar tekrar gidilecek bir yer. Volendam, kanallar, masal köyleri bir yana daha şehre ayak basar bazmaz hissettiğiniz özgürlük hissi muhteşem.

#amsterdam

  • Turistik gezi için 5 gün yeter. Turizmden ötesi için ise bir ömür.
  • Bir daha gideriz.
  • Yemek namına özel bir şeyler yok; her köşe başında külahda satılan patates kızartmaları ile pek çok öğün geçirdik. Üstüne bir de yine takeaway waffle ve Nutella soslu krepleri yersiniz. Oh mis.
  • Biz ilk tecrübedir bildiğimizden şaşmayalım dedik GreenHouse ve Bulldog’dan çıkmadık ama lokal ve az turistik yerleri de denemekte fayda var. Her halükarda memnun olursunuz.
  • Ah nerede o eski mantarlar diyor işin erbabları. Saf mantar artık satılmıyor ancak yeni başlayanları nakavt etmek için yeter de artar dedikleri işlenmiş ve nispeten daha hafif mantarları pek çok yerde bulabilirsiniz. Biz mantar faslını bir sonraki geziye bıraktık.
  • İnanılmaz bir bisiklet trafiği var, soğuktu biz binemedik ama bisiklet ile gezmek de ayrı keyif belli.
  • Junkie değiliz.

Originally published at dunyakadaryolumuzvar.com on April 22, 2016.