Clapton is God — Wien 2014

Her şey Asmalımescit’de küçük bir barda başladı. Yıllar önce dinleyip de bu cocaine de fena şarkı değilmiş dediğim Eric Clapton ile Kum Saati’nde yeniden tanıştım. Bazen öyle olur; yanıbaşınızda zaten bildiğiniz bir şey an gelir başka görünür gözünüze. Eric Clapton da aynen öyle oldu. Kısa sürede tüm diskografisine hakim olduktan sonra konser turnelerini takip etmek boynumun borcuydu.

Beklediğim fırsat Viyana’da karşıma çıktı. Hemen ekibe açtım konuyu; tabi Eric Clapton için benim gibi heyecan duyulmadı lakin Viyana ve peşine ekleyebileceğimiz Budapeşte programı ekibi fazlasıyla tatmin etti. Biletler alındı, plan program yapıldı. Canan için Layla’nın akustik versiyonunu dinleyecek olmak her ne kadar küçük bir hayalkırıklığı da olsa kelimenin tam anlamıyla bir efsane ile aynı havayı solumak başlı başına büyük bir hayaldi zaten.

Beyza, Ferhat, Canan, Burcu ve ben; önce Budapeşte’ye sonra Viyana’ya yol aldık. Gezi ile anlatılacaklar şöyle kenarda dursun konser sabahı fazlasıyla heyecanlı uyandım. Gün içinde kim bilir nereleri gezdik, neler yedik hepsi belirsiz. Nihayet akşam üstü olduğunda konserin yapılacağı Wiener Stadthalle konser salonundayız. Ufak bir sıra paradoksu yaşadık tek bir sıra olmasına rağmen. Bunlar hep heyecandan işte.

Akşama kadar ne yaptığımı tam olarak hatırlayamadığım doğrudur; ancak konser için beklerken farkediyorum ki çok yorulmuşuz meğer açmışım fazlasıyla. Heyecandan yemek yemeyi unuttum diyesim geliyor ama henüz o denli bir heyecan yaşayamadım. Bir konser ritüeli önlerden dinleyelim ustayı motivasyonu ile salona girer girmez gidebildiğimiz kadar öne doğru hızlıca seyirterek; daha konsere saatler var sürekli de giren çıkan oluyor yerimiz belli olsun içgüdüsü ile yere doğru geniş geniş konuşlandık.

Işıklar sönüyor, beklenen an geldi sanıyoruz ancak ön grup çıkıyor sahneye. Normal şartlarda fena değil bu çocuklar da diyesim gelebilir ancak Eric’i beklerken bu yapılmaz insana. Yorgunuz zaten. Neyse çok üstünde durmuyoruz, kimse ilgilenmeyince geldiği gibi gidiyor.

Nihayet Eric Clapton namı diğer Mr. Slowhand; sahnede. Dünya gözüyle bu ölümsüz adama bakmanın verdiği hazzı ta derinlerde hissediyorum.

Yazıyı yazmadan önce konserin tam kaydını youtube’dan yeniden izledim. Olağanüstü anlar yaşayan olağan insanların yaşadığı garip şaşkınlık içindeyim yeniden. Hayal gibiydi; gerçekten orada mıydım?

Kolunda saati, kollarını kıvırdığı mavi gömleği ile bir efsaneden çok emekli bir ingilizce öğretmeni karşımızdaki. Basit bir iyi akşamlar ile selamlıyor bizleri; basit olanın güzel olduğunu gösteren hallerine en temel refleks ile heyecandan ne olduğu anlaşılmaz bir nida ile karşılık veriyor kalabalık. Her zaman yaptığı gibi gitarının tellerine dokunduğunda ise sanki gerçekten onu ilk kez görüyoruz. 1

Somebody’s Knocking ile başlıyor; peşine Key To The Highway ile devam ediyor. Yanımda duran Ferhat’a bakıyorum abinin küçük parmağına kilitlenmiş; hakikaten kullanmıyor diye şaşkınlıkla bana bakıyor. Üstünde durmuyorum; epey mutluyum zira.

Sonra akustik gitarını alıyor eline o anın geldiğini yavaş yavaş hissediyoruz. Biliyoruz esasında şarkıların sıralamasını ama kafa bırakmıyor tabi sahneye çıktığı andan itibaren. Çoğu zaman ne çaldığını duymadan öylesine seyrediyorum sahneyi gözümü kırpmadan. Tears in Heaven geliyor onun etkisinden çıkamadan Layla geliyor peşine. Hiç bu kadar keyifli olduğumu hatırlamıyorum. Ne vakit Layla dinlesem şarkının sonunda George Harrison’dan something başlıyor aklımda — Patti Boyd etkisi — yine aynısı oluyor sonra ki şarkıyı kaçırıyorum. Wonderful Tonight sonuna doğru kendime getiriyor beni.

Crossroad Blues ile zirveye çıkıyoruz sanıyoruz ama daha yolumuz var ufak bir mola Little Queen of Spades ile. Yalan değil gözlerim doluyor; öyle duygulara gark olmuşum. Neyse ki Cocaine zirvenin ne olduğunu gösteriyor bize de triplerden çıkıyorum.

Konserin bitiyor olduğunu bir an bile aklıma getiremiyorum. Ne olduğunu bilmediğim başka bir zamana götürüyor beni bu yaşlı adam; coşku sarıyor her yanımı. Bıraksalar Sampdoria ağlarını sarsan Koeman misali koşacağım deliler gibi.

Ve son. Kendisi müzisyen dostlarını selamlarken ben de dinleyici dostlarımı selamlıyorum. Burada yanımda olduğunuz için çok mutluyum. Burada her şeyin sonunda diyerek bir sübliminal selam da Frodo ve Samwise’a gönderiyorum.

Yaşadıkça insan değişiyor. Yeni sorular geliyor aklına.

Blues nedir; nasıl hissettirir? Varlık felsefesinde müzik nerededir? Ben bu haldeysem kendi kim bilir nerelerdedir?


Originally published at dunyakadaryolumuzvar.com on May 16, 2016.