David Gilmour; The Voice And Guitar of PinkFloyd — Tienen 2016

Yola çıkmadan önce biletin tarihine gözüm takılıyor; 05.02.2016. Konsere 6 aydan fazla bir süre önce almışım biletleri. Sevgi emek ister doğrudur, aynı zamanda takipçilik ve biraz da acelecilik ister. Hayat kısa malum…

Canan ve kendim için konser biletlerini aldıktan sonra 70'lik efsaneleri ölmeden görelim temalı geleneğimize uygun olarak konuyu ekibe açtım. Kimi ‘bilemiyorum ki’ dedi kimi ‘alırız abi daha vakit var ‘ dedi. Gelenek bu kez sekteye uğradı, gelmeyenler derdine yansın.

Konsere hazırlık biletleri epey erken almanın da etkisi ile görece olarak epey uzun sürdü. Tabi güzel ve yalnız ülkemiz her an sürprizlere gebe. Darbe girişimi ve sonrasında yaşananlar herkesin malumu… Ortalık biraz durulunca acaba yurtdışı çıkış yasakları olur mu diye endişelendim haliyle. Adamın derdine bak demeyiniz rica ederim; konu David Gilmour. Yeterince önemli.

Bir problem yaşamadan konser günü İstanbul’dan sabah uçağı ile yola çıktık. Konser Brüksel’e 50 km uzaklıkta bulunan küçük şehir Tienen’de. Havaalanından şehir merkezi ve konserin yapılacağı Tienen için tren biletlerini edindik. Başka bir yazının konusu olmak üzere dipnot olarak söylemeliyim ki Belçika’da ulaşım genel itibari ile biraz pahalı.

Tabi tüm gün konserin heyecanı ile Brüksel’de pek de bir yer gezemedik, akşamüstü trene binip Tienen’e doğru yola çıktık. Tienen; gitmeden önce yaptığım araştırmaya göre bile küçük bir şehir. David; ‘burada ne işimiz var be abi’ diye söylene söylene tren istasyonundan kalabalığı takip ederek konserin yapılacağı Grote Markt’a doğru yürüyüşe geçtik.

Konser; Tienen’in nispeten küçük meydanında, meydana çıkan yollarda bilet kontrolleri var, bazı pub ve restoranlar konser alanının içinde kalmış. Tabi biz konser heyecanı ile bu detayın gecenin ilerleyen saatlerinde kurtarıcımız olacağından habersiziz.

Burada biraz da havadan bahsetmek gerek. Her ne kadar yola çıkmadan hava durumu kontrolü yapmış olsak da İstanbul’da çılgın sıcaklar yaşanırken yola çıktığımızdan olsa gerek pek de hazırlıklı olmadığımızı farkediyoruz. Hava biraz serin; 17 derece civarında. Kalabalık, Belçika biraları, konser falan derken üşümeyiz dedik ama hayli üşüdük. Bu konuya tekrar geleceğim.

Konser alanına girdiğimizde “hıncahınç” ne demekmiş anlıyoruz. Kendimize güzel bir yer arayışından çok sahneyi gören bir yer bulduk ve beklemeye başladık.

Kalabalıktan bir uğultu; sahnede siyahlara bürünmüş bir ihtiyar, hafifçe el salladı ve gitarını omzuna astı. Duyana kadar emin olamadım ama ilk sesi işittiğimde olduğum yerden ve dinlediğim şeyden fazlasıyla mutluydum.

Yumuşak bir giriş ile açtı ömrümün en saykodelik akşamını efsane; 5 A.M., peşine Rattle That Rock ve Faces Of Stone… Havaya girmiştim ama daha fazlasına ihtiyacım vardı. What Do You Want From Me, The Great Gig in the Sky derken yağmur bulutları biraz dağıldı; akşam güneşinin pırıltısı Tienen’i ısıtırken başladı Wish You Were Here. Hislendik tabi, hafif rüzgarda akşam güneşi basit bir doğa olayı ama kanlı canlı David Gilmour ile karşılıklı wish you were here söylemek öyle basit bir an değil.

Dinlediğim en güzel Money’den sonra High Hopes ile konserin ilk yarısı bitiyor. Bitiyor ama sonrasında bir hafta boyunca High Hopes zihnimde çalmaya devam ediyor, gezinin şarkısı High Hopes oluyor o an itibari ile.

Kalabalıktan ve sürekli bira almak için sağa sola yalpalanan insanlardan kaçmak üzere; konser günü yola çıkılmamalı kuralını gözardı edip sabahın köründe yollara düştüğümüzden olsa gerek hayli yorulan ayaklarımız, bizi yavaş yavaş gerilere sadece müziği duyalım David bizim burada olduğumuzu ne de olsa biliyor diye kendimizi rahatlatarak oturabileceğimiz bir yere götürdü.

Ara kısa sürdü her ne kadar Astronomy Domine yüz vermesem de Pink Floyd’u ve dolayısıyla David Gilmour’u sevmeme neden olan ilk şarkı Shine On You Crazy Diamond başladığında artık oturmam mümkün değildi. Canan yorgunluğu ile başbaşa biraz kafa dinleyedursun ben saykodelik ne demekmiş onu yaşıyordum bağıra bağıra şarkıyı söylerken yanıbaşımda Syd Barrett ile.

Shine On You Crazy Diamond nasıl yükselttiyse düşüşüm biraz sert oluyor, yorgunluktan yığılıp kalıyorum yere, yağmur başlıyor tekrar ayaklanıp yanıbaşımızda bir pubın önüne atıyoruz kendimizi. Encore’a kadar David uzaklardan bize sesleniyor, biz hayatımızı kurtaran küçük pubda yorgunluğumuzu Belçika biralarını yudumlayarak atıyoruz. Aralarda David; eski dostlarını unutmuyor Nick ve Richard’dan bahsediyor, birer kadeh de onların şerefine kaldırıyoruz.

Run Like Hell uzaktan bile keyif vermez iken bitişi ile anlıyoruz ki saykodelik akşamımız bitmek üzere. Önce Time başlıyor, aklım başımdan gidiyor. Sonra Breathe, küçük bir nefes alıyoruz. Yağmur yavaş yavaş şiddetlenirken ömrümde bir şarkı ile geçirdiğim en güzel 8 dakikayı geçiriyorum Comfortably Numb eşliğinde.

Solo başlıyor, ışıklar deliyor geceyi, sahnede bir efsane var ve masterpiece ile selamlıyor bizi, sahne şovu bir yandan artık sağanağa dönen yağmur bir yandan, triplerden triplere giriyoruz. İçimdeki coşkuyu örnekleyecek bir şey bulamıyorum. Sonra bitiyor; yanımda benden beter 50'li yaşlarında İngiliz bir çift ile sarılıp ağlayacağım neredeyse; özgüvenim büyük bir tebessümden fazlasında seninle değilim diyor; vazgeçiyorum.

Canan ile uzun uzun sarılıp birbirimizi tebrik ediyoruz. Işıklar sönüyor, yavaş yavaş kalabalık dağılıyor, sağanak yağmur eşliğinde gecenin bir yarısı Brüksel’e dönüş için taksi bulmanın telaşına düşüyoruz.

Müziğin birleştirici gücü göz kırpıyor, iki Polonya’lı, bir Brezilya’lı, bir agresif Danimarka’lı ve Danimarka’da okuyan; Madrid’de Polonya’lı kız arkadaşı ile yaşayan bir İtalyan eşliğinde yaklaşık bir saat uluslararası bir taksi krizi yaşıyoruz. Tatlı çocuklar hepsi. Taksimiz geliyor; hep birlikte Brüksel’e doğru yola çıkıyoruz.

David; seninle tanışmak benim için bir şerefti. Hayatım boyunca unutamayacağım bu akşam için çok teşekkür ederim; uzun yaşa.


Originally published at dunyakadaryolumuzvar.com on August 20, 2016.