Stairway To Heaven — Florence 2010

Ergenliğimin olgunluğunda olduğum dönemler; 14 ya da 15 yaşındayım. Müzik kültürüm abimin ilk gençliğinde radyodan kaydettiği karışık kasetler ışığında yavaş yavaş yeşeriyor. Az da olsa orjinal kasetlerden Guns’n Roses, Metallica, Dire Straits falan dinliyorum. Ufkum açılıyor. Karışık kasetlerde Özdemir Erdoğan funk/blues tınılarından The Doors’a, Fikret Kızılok’tan Bob Dylan’a doğru yol alıyorum. Queen ve Freddie Mercury ile henüz izlediğim Philadelphia filmine köprüler kuruyorum. Sonra yine Fikret Kızılok ve keder. 15 yaşındayken hayat bu kadar hüzünlü olmamalı.

Abim; kısa süren ziyaretlerinden birinde hiç dinlemediğim bir şarkı dinletiyor bana ve aşılıyor efsanelere inanmaya meyilli zihnime; rock tarihinin en bilinen ve en güzel melodisi diye; Led Zeppelin — Stairway to Heaven. Bir müddet başka hiçbir şey dinlemiyorum, Robert Plant adını henüz bilmiyorum, o daha önce hiç duymadığım sesin sahibini Jimmy Page sanıyorum. İsimlere takılmadan yeniden dinliyorum.

Yıllar geçiyor; dünyanın ve rock tarihinin çok daha büyük olduğunu farkediyorum. Kalabalık bir ekip yola koyuluyoruz eski dünyanın en güzel şehirlerini görmek için; İtalyadayız.

Yol ve yolculuk başka yazıların konusu olmak üzere bu yazı kendi içimde yaptığım yolculuğun hikayesi.

Yeniden doğuşun başkenti Floransa sokaklarında adeta Umberto Eco edasıyla geziniyorum. Açık hava müzesinde ilk yurtdışı deneyiminin 3. Günündeyiz, eski şehrin her karışında hayranlıkla bakınıyorum etrafa. Piazza Giovanni, Piazza di Santa Croce, Duomo… Ponte Vecchio’dan Arno’ya bakıyorum uzun uzun, tüm o geçmişin devasa hayallerini ve hayallerin gerçek oluşunu seyrediyorum. Hayran oluyorum, Manastırdan kurtulan Adso misali kişisel Ortaçağ’ımdan kurtuluyorum. Aydınlanmamın eşiğindeyim adeta. Derken Piazza Della Signoria’da; bir yanım Davut replikası bir yanım Neptun Çeşmesi ile çevrili aylaklık ediyorum, kısa süreli seyahatimizin kesinlikle görülmesi gerekenler listesinin ortasında.

Uzaktan bir ses hayatımda duyduğum en güzel melodiyi seslendiriyor. Çok yaşa Ken Mercer. Bir sokak müzisyeni gitarı ile stairway to heaven çalıyor. Piazza Della Signoria şarkının da büyüsü ile iyice büyüyor gözümde. Şarkı bittikten sonra bile yine de benim için çalmaya devam ediyor; tüm akşamı Led Zeppelin eşliğinde geçiriyorum. acclamazioni fellas

Michelangelo tepesine tırmanıyoruz, uzak Toscana tepelerine bakıyoruz, gözlerimiz tepelerden yine şehre düşüyor. Şehri izledikçe düşünecek çok şey geliyor insanın aklına, kolay değil; yaşadığımız dünyanın temelini sonsuza dek değiştiren insanların eserleri; bu dünyaya attıkları imza ile başbaşa kalmak. Medici’lere tüm kalbimle teşekkür ediyorum.

Michelangelo Tepesi — 2010

Giotto’nun Çan Kulesi — Campanile di Giotto. Hemen Duomo’nun yanında; Rönesans ile özgür düşüncenin yükselişini simgeliyor az bilen zihnimde. Daracık merdivenlerde yükseliyoruz, şarkıyı duyuyorum. Bu merdivenler insanoğlunun en büyük ve en güzel eserlerinden birine yeryüzü cennetine doğru götürüyor bizi. Kulenin en tepesinde Michelangelo tepesi ile Toscana’nın verimli topraklarına göz atıyorum. Rönesansın tüm ilhamı içimde, dünyayı gezmeye gerçekten buradan başlıyorum.


Originally published at dunyakadaryolumuzvar.com on May 4, 2016.