Küllerinden Doğan Şehir; Varşova

Baltık ülkelerinin tipik dik çatılı binaları ile şehrin çevresini renklendirdiği, şirin ve minik meydanların bulunduğu, görülmeye değer bir Avrupa şehri Varşova. Ancak Varşova diğer Avrupa ülkelerinden biraz daha farklı bir şehir. Şehrin sanki iki yüzü var. Bir yüzü, halen ikinci dünya savaşının izlerini taşıyor… Eski komünist rejimin hakim olduğu dönemden kalan büyük ve soğuk binalar oldukça gösterişsiz bir şekilde karşımıza çıkıyor. Bu yönüyle kent, mümkün olduğunca sade sokakları ve gri yapılarıyla soğuk bir havayı yansıtıyor.

Şehrin geleceğe bakan yüzü ise daha aydınlık… Özellikle şehrin tam merkezinde toplanan büyük binalar ile modern bir şehir çizgisinde. Bu yönüyle Varşova, çok büyük olmayan, sevimli bir Avrupa kenti olduğunu hissettiriyor. Şehri bölen Vistül nehri ve nehrin etrafındaki merkezi yerler, rengarenk binalar şehrin geleceğe bakan gülümseyen yüzünü simgeliyor…

Yıl içinde 3 ay boyunca sıcaklıkların sıfırın altında olduğu, kış ayları boyunca karın ortadan kalkmadığı ve ülkenin büyük kısmında ırmak ve göllerin donduğu düşünülürse, Varşova’yı ziyaret etmek için en uygun zaman yaz ayları gibi görünüyor.

Türkiye’den 2–2.5 saatlik bir uçuş sonrasında Varşova’ya varıyorsunuz. Havaalanı şehrin çok dışında değil, ancak uçaktan indiğinizde havaalanında yapılacak ilk iş bir döviz bürosu bulmak. Polonya Avrupa Birliği üyesi, dolayısıyla Schengen ülkesi olmasına rağmen, Avrupa Birliği’nin ortak para birimi Euro’yu kullanmayıp, kendi ulusal para birimi olan Zloty’i kullanıyor. Bu nedenle havaalanında iner inmez yanınızdaki parayı Zloty’e çevirmeyi ihmal etmeyin.

Varşova havaalanı şehrin merkezine çok uzak değil. Tren, otobüs veya taksi ile merkeze ulaşmak mümkün. Ancak turist olarak Varşova’da bulunuyorsanız taksiye binmeniz pek önerilmiyor. Gerek turizm ofislerinde çalışanlar, gerekse daha önce Varşova’ya yolu düşmüş olanlar, taksiciler konusunda sizi mutlaka uyarıyorlar. Çünkü turist olduğunuzu anladıkları anda, normal fiyatın 2–3 hatta 4–5 katı bir fiyat karşınıza çıkabiliyor. Bu nedenle mümkünse diğer toplu taşıma araçlarını tercih etmekte ya da taksicilerle sıkı bir pazarlığa girişmekte fayda var.

Şehrin merkezinde her bütçeye uygun konaklama imkanı mevcut. Orta yaşlı kesim daha çok kendi ekonomik durumuna uygun otelleri tercih ederken, gençler genellikle rahat ve şirin hostelleri tercih ediyor. Gençler ve öğrenciler için düşük fiyatlı ancak oldukça kaliteli hizmet veren hosteller şehrin merkezine dağılmış durumda ve çoğu gezilip görülecek önemli yerlere yürüyüş mesafesinde yer alıyor.

Varşova’da ilk gezilecek yer “Eski Şehir” (Old Town). Adından da anlaşılacağı gibi burası şehrin ilk kurulduğu yer, dolayısıyla şehrin, geçmişi en eskiye dayanan bölgesi. 13. yüzyıl sonlarına doğru kurulan bu büyük meydan da küçük ve sevimli kafeler ile restoranların yanında, şu an koruma altına alınmış olan tipik Varşova evlerini görme şansına sahip oluyorsunuz. Ayrıca meydan da alışveriş yapmak için hediyelik eşya dükkanları, seyyar tezgahlar ve sergilerde mevcut. Meydanın tam ortasında ise Varşova’nın simgesi olan ve elinde kılıç-kalkan bulunan bir denizkızı heykeli var. Efsaneye göre, denizkızı olan iki kardeş Baltık denizinde gezerlerken farklı kanallara düştükleri için yolları ayrılmıştır. Kardeşlerden birisi şu an Danimarka’nın başkenti olan Kopenhag’a ulaşmış, adı Syrena olan diğeri ise Gdansk şehrine kadar gitmiş, oradan da Vistül nehrine yüzmüş ve orayı çok beğenerek bu nehirde kalmaya karar vermiştir. Burada bulunan balıkçılar bu denizkızını yakalamak isterler, ne var ki Syrena’nın kadife gibi güzel sesiyle söylediği şarkının büyüsüne kapılarak bu kararlarından vazgeçerler. Ancak günün birinde zengin bir adam, denizkızını yakalayıp hapseder ve ona gösteri yaptırarak zenginliğini artırmayı planlar. İçinde hiç su bulunmayan tahta bir kafese kapatılan zavallı Syrena ise sürekli ağlamaktadır. Onun billur sesini duyan balıkçılar denizkızını kurtarmak için seferber olurlar ve sonunda amaçlarına ulaşırlar. Syrene ise balıkçıların yaptığı bu iyiliğin karşılığı olarak tehlikeli bir durumda Varşovalı balıkçıları koruyacağına dair söz verir.

Elinde kılıcı ve kalkanıyla savaşmaya hazır halde bekleyen denizkızının heykelinin bu meydanda bulunmasının sebebi ise, Vistül nehrine gelen Syrena’nın bu meydandan Varşova’da karaya çıktığına inanılması.

Eski Şehrin hemen çıkışında karşınıza kiremit rengi surlar çıkıyor. Barbican dedikleri bu surlar, yığma tuğlalardan şehrin savunması amacıyla inşa edilen bir ortaçağ yapısı. Sur içinde Varşovalı ressamların eserlerini sergiledikleri tezgahlar, garip kıyafetleriyle turistlerle fotoğraf çektiren sokak satıcıları şehri daha da samimi kılıyor.

Stare Miasto olarak da anılan eski şehir 1983 yılından itibaren UNESCO tarafından dünya kültür mirası listesine alınarak koruma altına alınmış. Bu bölgede kendinizi şehirden uzak ve adeta bir peri masalında gibi hissediyorsunuz. Rengarenk sevimli binalarla süslü bu bölgede, Arnavut kaldırımlı sokaklarda gezmek büyük keyif veriyor. Bu bölge hediyelik eşya almak için de oldukça uygun bir yer. Turistlerin en çok rağbet ettikleri hediyelik eşyalar kehribardan yapılmış takılar. Polonya, yerel adıyla “amber”, bizim bildiğimiz adıyla “kehribar”ın, yani bal renkli bu güzel taşın anavatanı. Şehrin her yerinde kehribar ile yapılmış takılar satan yüzlerce mağaza var. Hatta bunların bir kısmında yalnızca kehribar ile yapılmış özel tasarımlar satılıyor. Ayrıca kendinize veya yakınlarınıza götürmek için hediyelik eşya dükkanlarında Polonya votkası da alabilirsiniz. Zubrowka, Polonya’nın milli içkisi ve bizon atlarından yapılıyor. Hediyelik şişelerinin için bufalo otu olduğunda görünümüne ayrı bir güzellik katılıyor. Ayrıca Polonya’da ağaç işçiliği ve ağaç oyma sanatı en üst seviyede. Bu nedenle hediyelik eşya dükkanlarında tahtandan yapılmış matruşkalarla karşılaştığınızda şaşırmayın.

Yeme-içme konusunda Türk mutfağına alışmış olan bizler başta biraz zorluk yaşıyoruz. Zira Polonya mutfağı geniş olsa da, damak tadı bizden çok farklı olduğu için yemek konusu bir süre sonra büyük bir probleme dönüşebiliyor. Ancak Polonyalıların damak tadına alışamayanlar Varşova’da fazla sıkıntı çekmezler kanaatindeyim, çünkü şehrin muhtelif yerlerinde bulunan kebapçılar bu sorunu çözüyor. Ancak buradaki kebap, bizim bildiğimiz anlamıyla yapılan kebaptan farklı. Diğer bir çok Avrupa ülkesinde olduğu gibi, kebap dedikleri yiyecek bildiğimiz dönerden ibaret. Eğer yerel yiyecekler denemek istiyorsanız, Türklerin damak tadına en yakın yiyecek olduğunu düşündüğüm Zapirekanka’yı önerebilirim. Bir çeşit Polonya pizzası diyebileceğimiz bu yiyecek domates sosu, mantar ve soğanla yapılıyor. Çok doyurucu olmasa da oldukça lezzetli olduğunu söyleyebiliriz. Bunlar dışında Varşova, votka ve elmaları ile ünlü. Özellikle elma suyunu mutlaka denemeniz gerekir.

Royal Castle — Warsaw

Eski Şehir yakınlarındaki Kraliyet Sarayı (Royal Castle) Varşova’da mutlaka görülmesi gereken yerlerden bir diğeri. Ülkenin en önemli saray müzesi olan Royal Castle, 1526’dan 1795’e kadar kraliyet sarayı olarak kullanılmış. 1939’da Almanların işgaliyle yağmalanan ve harap edilen yapı daha sonra restore edilerek yenilenmiş. Yağmalanan eşyaların Varşovalılarda bulunan bölümü ise saraya iade edilmiş. Royal Castle’ın manzara terasına çıkıp hem kuşbakışı Varşova’yı izlemek, hem de şehrin panaromik fotoğraflarını çekmek mümkün.

Yine eski şehir yakınlarındaki Yahudi gettosu da ilginizi çekerse görülebilecek yerlerden. İkinci dünya savaşında Nazilerin Yahudi halkı kapattığı bu bölüm, Piyanist filmindeki sahneleri hatırlatıyor (Ancak bilinenin aksine Piyanist’in Varşova’da değil, Krakow’da çekildiğini unutmamak lazım). Savaş sonunda halk ayaklanması ile yerle bir edilen bu bölge tamamen yeniden inşa edilmiş ve Varşova’nın en çok turist çeken yerlerinden birisi haline gelmiş.

Buradan çıktığınızda yürüyerek ya da dolmuşla şehrin daha modern kısımları ziyaret edilebilir. Şehrin bu kısmından çıkıp daha modern kesimlerine doğru ilerlerken, eğer vaktiniz varsa Varşova Üniversitesi’ni ziyaret edebilirsiniz. 1816 yılında kurulan ve şehrin ilk üniversitesi sıfatını taşıyan bu eğitim kurumunun kampüsünde görülmeye değer bir çok tarihi yapı mevcut. Üniversiteden çıkıp yirmi dakikalık bir yürüyüş ile şehrin en ünlü caddesi olan “Nowy Swait” caddesine ulaşabilirsiniz. Gerek günlük ihtiyaçlarınızı karşılamak, gerekse alışveriş yapmak için her türlü dükkan ve mağaza geç saatlere kadar açık. Ayrıca şehrin en canlı caddelerinden birisi olan bu caddede eğlence mekanlarına ve müzelere de rastlamak mümkün.

Bu caddeden sonra şehrin batısına doğru uzunca bir yürüyüş yaptıktan sonra “Kültür ve Bilim Sarayı’na ”(Palace of Culture and Science) ulaşıyorsunuz. Bilim ve kültür faaliyetlerinin gerçekleştiği neo-klasik tarzdaki yapı görkemli ve oldukça etkileyici bir mimariye sahip. Binanın dört kulesinde de şehrin bir çok yerinden görülebilen dört saat var. Özellikle 30. katındaki seyir terası şehri tepeden izlemek isteyen yerli ve yabancı turistlerin favorisi.

Varşova’da görülmesi gereken yerlerden bir diğeri ise Lazienski Parkı. 18. yüzyılda yapılan, Royal Park ve Royal Sarayı olarak da anılan bu yer, şehrin merkezinde sayılmasına rağmen oldukça geniş bir yeşil alana kurulmuş. İçerisinde saray, havuzlar, köşkler, müzeler, heykeller hatta mısır tapınağı bile bulunan 80 hektarlık alanı layıkıyla gezmek için en az yarım gün ayırmak şart. Parkın içinde gezerken etrafınızda zıplayan sincaplar ve zarif güzellikleriyle salınarak yürüyen tavuskuşları size eşlik ediyor. Parkın içinde bulunan saray, Kral Stanislaw’ın yazlık sarayı olarak ün yapmış. Yeşillikler arasında minik bir gölün kıyısında yer alan saray gösterişten uzak, sade bir mimariye sahip. Sarayın özellikle balo salonu görülmeye değer bir mekan. 1939 yılında Alman ordusu tarafından zaptedilen saray, 1944 yılınca Almanlar tarafından yakılmış, hemen ardından restore edilerek eski görünümüne kavuşturulmuş.

Varşova’nın önemli tarihi yapılarından bir diğeri ise Osmanlı-Rus savaşında Rus tarafına destek çıkan ve Osmanlıyı Viyana kapısından geri döndüren haçlı ordusunun komutanı Jan Sobieski’nin yazlık sarayı olarak ünlenen “Vilanov Sarayı”. Şehir merkezinin nispeten dışında yer alan saray, İtalyan barok tarzda bir mimariye sahip. Varşova’daki bir çok tarihi yapıyla geçmişleri aynı, yani ikinci dünya savaşında hasar gördükten sonra yeniden inşa edilmiş.

Türk dostu olarak bilinen Papa II. Jean Paul’ün, Kopernik’in, Adam Mickiewicz’in yanı sıra dünyaca ünlü Varşovalılar birisi de Frederyk Chopin. Anne tarafından Polonyalı, baba tarafından Fransız olan ve Varşova’ya gömülmeyi vasiyet eden Chopin ömrünün ilk 20 yılını geçirmiş bu şehirde ve muhtemelen ilk bestelerini burada yapmış. Şehirde neredeyse her adım başı Chopin ile ilgili herhangi bir şeye rastladığınızda, Chopin’in Varşovalılar için gerçekten önemli olduğunu ve bu büyük usta ile gurur duyduklarını hissediyorsunuz. “Chopin Müzesi” olarak da bilinen “Ostrogski Palace”’ı ziyaret ettiğinizde Chopin’in notaları eşliğinde, dokunduğu son piyanoyu görüp, besteleri yazdığı kurşun kalemini görebilirsiniz. Ayrıca müze kısmını gezdikten sonra, müzenin bahçesinde dev sol anahtarı heykelinin önünde oturup Chopin’in besteleriyle hem ruhunuzu, hem bedeninizi dinlendirebilirsiniz.

Chopin Müzesi

Varşova’da gezilip görülecek yerler elbette bunlarla sınırlı değil. Yazdıklarımız yalnızca başlıca görülmesi gereken yerler. O kadar çok badire atlatmış ki Varşova, çok büyük bir şehir olmamasına rağmen kentte görülecek daha pek çok şey var.

Defalarca yakılıp yıkılmış, özellikle ikinci dünya savaşında tamamen harap olmuş bu şehir, gerçekten inanılmaz bir azimle toparlamış kendini. Varşova’yı bugün gördüğünüzde, bu şehrin 50 yıl önce taş taş üstünde kalmamacasına yerle bir edildiğine inanmak çok zor. Ancak bütün güçlüklere rağmen küllerinden yeniden doğmuş Varşova. Hiç şüphe yok ki bu durumda, diğer Avrupa ülkelerinden farklı olarak çok daha sıcakkanlı ve yardımsever olan Varşovalıların katkısı büyüktür. Savaşın tüm acımasızlığına rağmen hayatta kalmak için direnen ve küllerinden doğan bu şehri görmek için bir fırsatınız olursa bunu mutlaka değerlendirin. Çünkü insanda iz bırakan bu şehir, gezilmeye ve anlaşılmaya değer bir yer.