Kazakistan Turu, Ağustos 2016

Doktora savunması, bebek falan derken 4–5 ay oldu. “Eeee… Kazakistan’ı niye yazmadın?” diyen arkadaşlar, biraz gecikmeli oldu ama buyrun;

Darbe girişimi sebebiyle minnak kuzumuzun vize randevusuna gidemediğimiz için İtalya planımız iptal oldu. O zaman bari Yunanistan’a gidelim diye bir kısım araştırma yapıp, tam biletleri alacakken, pasaportunda KKTC damgası olanların (ki benim var) Yunanistan’a girişine izin verilmediğini öğrendik. Tam “ben doğum iznimde gezecektim ama…” diye ağlamaklı ağlamaklı bilgisayar ekranına bakarken sevgili arkadaşım Ümitgül, “Kazakistan’a gelsenize” şeklinde bir teklif yapınca, Türk vatandaşlarından kısa süreli seyahatlerinde vize istemeyen Kazakistan’la ilgili ufak bir araştırmadan sonra hızlıca bilet ve sair işleri halledip yola düzüldük.

Efenim, beklediğimizin aksine çok ama çok keyifli bir seyahat oldu. Öyle keyif aldık ki, iyi ki İtalya’ya ve Yunanistan’a gidememişiz dedik. Kazakistan’ın doğası muhteşem ve dağın tepesine, ormanlara, göllere özel aracınız olmadan (ve dikkat buyrun) 2–3 aylık bir bebekle ulaşım sağlayabiliyorsunuz.

Kazakistan Türkiye’nin neredeyse 4 katı büyüklükte olmasına karşın nüfusu sadece 17.5 milyon. Kazakça resmi dil ama insanların çoğu aynı zamanda Rusça da konuşuyor. Devlet Kazakçanın daha yaygın kullanımını teşvik ediyor. Kazaklar çok misafirperver ve yardımcı insanlar, ayrıca okuduğum gezi notlarında yazdığı gibi kavgacı da değiller. İnsanlarla anlaşmak çok kolay değil. İngilizce bilen fazla insan pek yok, ama karşıdaki çok yavaş ve anlaşılır konuşursa bazı kelimeleri anlayıp bir çıkarım yapmak mümkün :D Neticede bizden daha saf bir Türkçe konuşuyorlar.

5 günden fazla Kazakistan’da kalacak normal pasaportlu Türk vatandaşları polise gidip kayıt yaptırmak mecburiyetindeymiş. Bizim minnakın pasaportu bordo olduğu için kayıt yaptırmaya gittik, fakat polis “sizinkiler yeşil, tek başına gelemez ki zaten, kayda gerek yok” dedi :D

Havaalanına indiğimizde sabahın 3'ü olmasına rağmen sevgili arkadaşım Ümitgül bizi karşılamaya gelmişti. Hepimizin gözlerinden uyku akarken, Ümitgül’ün evine doğru yola çıktık. Eve vardığımızda bizim totiğin çantasını unuttuğumuzu fark ettik. Musti’nin “herkes kendi çantasına sahip çıksın” şeklindeki anlamsız çıkışından sonra Ümitgül, ertesi gün gümrükteki arkadaşlarını arayıp çantayı sorduracağını söyleyince biraz rahatladık ve bir şeyler atıştırdıktan sonra uyuduk. Ertesi gün ve ondan sonraki gün çantadan bir haber çıkmadı. Miniğimiz, son dakikada İstanbul’daki teyzelerinin hediye ettiği ve kendi çantama sokuşturduğum 1–2 kıyafet ve bezleri dışında hiç bir şeyi olmadan 2 gün gezdi. En sonunda Ümitgül’le birlikte havaalanına gidip, kamera kayıtlarından buldurduğumuz çantamıza kavuştuk.

ASTANA

Astana bir süredir ülkenin başkenti. Gökdelenleri ve oldukça modern binalarıyla Dubai’yi andıran Astana, şaşırtıcı derecede planlı ve düzenli bir şehir. 1990’lı yıllarda (rivayet odur ki, Özal’ın başkentin Çin sınırında olması tehlike arz eder, siz iyisi mi taşıyın başkenti önerisi üzerine) o güne kadar başkent olan Almaata’dan Astana’ya taşınmış başkent ünvanı.

Astana’da modern şehir merkezi dışında, şehrin etrafında görülecek bir çok yer var. Biz iki gün Astana’yı gezdik, sonra Burabay gölüne gittik 2 gün de o tarafta gezdik. Burabay tarafına giderken Ümitgul bebekle taksi daha rahat olur dediğinde, 2–3 saatlik yolu taksiyle gitmenin oldukça tuzlu olacağını söylemiştik. Ama Kazakistan’da insanlar taksiyi uzun seyahatler için de kullanıyorlarmış. Zira benzin gerçekten çok ucuz bu ülkede. Ayrıca yolda bir el işareti ile sadece ekstra para kazanmak isteyen normal vatandaş da sizi arabasına alıp, cüzi bir miktar karşılığında gideceğiniz yere götürebiliyor. Burabay’a da böylece taksiyle gittik. Taksiciyle Musti yol boyu konuştular. İkisi de yavaş yavaş ve tane tane konuştuklarında, şaşırtıcı şekilde birbirlerini az çok anladıklarını fark ettiler. Ortak kelimeler çok olduğu gibi, Kazaklar bizim artık pek kullanmadığımız, eski Türkçe olarak bildiğimiz kelimeleri de halen kullanıyorlar.

Burabay’a vardığımızda yoğun bir yağış vardı ama eşyaları kalacağımız yere bırakıp miniğimizi sarmalayıp hemen kendimizi dışarı attık. Neredeyse bütün gün ormanda gezdik. Tek sıkıntımız ormanın ortasındaki bu otelde İngilizce bilen kimse olmamasıydı. Başımız sıkışınca resepsiyonda görevli olan ve Türkçe bilen Rus bayana derdimizi Türkçe anlatıyorduk. Eğer resepsiyonda bu bayan yoksa Ümitgül’u arayıp telefonu resepsiyondakilere veriyorduk. Böylece derdimizi anlatıp yine taksiyle kaldığımız yere yaklaşık 10 km mesafede olan Burabay’ın en popüler ve turistik kısmına gittik. Tamgalı taş ve civarını gördük. Bütün gün yağmur altında ormanda yürüdük. Minik sincabımız da biz de daha gün bitmeden sıçana döndük, hatta çantalarımız da saatlerce yağmur altında gezmekten iyice su almış ve miniğimizin kuru kıyafeti kalmamıştı.

Doğduğundan beri lingir lingir gezen Güneş Göktürk’ümüzün hasta olmasından ilk defa korktum. Zira sonraki bir hafta boyunca benim kulak, burun ve boğazım hep tıkalıydı. Ama totik inatçı çıktı maşallah, sıkıntısız atlattık. Haaa Burabay civarında yaptığımız bu gezinin sonuna doğru Musti otele ormanın içinden yürüyerek gitmeyi teklif etti ama 10 km.lik yolu yürüyerek giderek miniği daha fazla yağmura maruz bırakmak bana pek mantıklı gelmediği için taksi bulalım dedim. İyi ki bunu söylemişim, zira biz taksiye bindikten sonra yağmur daha da şiddetlendi ve söz konusu yolun 15 km’den fazla olduğunu farkettik, neredeyse gece yarısına kadar sağanak yağmurda ormanda yanımızda minik sincabımızla yürümekten kıl payı kurtulmuşuz.

Astana’da geçirdiğimiz sürede Ümitgül, çok yoğun çalışmasına rağmen elinden geldiği kadar bizimle ilgilendi. Bir akşam bizi geleneksel yemeklerin yapıldığı bir restorana götürdü. Başka bir akşam Kazakistan’ın en ünlü yemeği başparmak’ı yaptı ve tamamen yerel lezzetlerden oluşan bir sofra hazırlayarak, arkadaşlarıyla birlikte güzel bir akşam organize etti. Sadece bununla kalsa iyi, bizi günlerce evinde misafir edip, ilgilendiği azmış gibi, giderken de bana, Musti’ye ve miniğimize aldığı hediyeleri vererek bizi mahcup etti :) Now its your turn Ümit, you r all welcome to Turkey :D

Astana’ya dair bahsetmeden geçemeyeceğim bir diğer nokta da gümüş işleri. Almatı uçağını beklerken, havaalanında gümüş takılar satan minicik bir mağaza gördük. Kazakların gümüş işleri tek kelimeyle şahane! Çok zevkliler ve tasarımları tam benim tarzım. Ayrıca gümüş işi Türkiye’dekinin neredeyse yarı fiyatına. Yanımızdaki kısıtlı paranın önemli bir kısmını gümüşe gömdüm. Ama hiç pişman değilim, yine olsa yine yaparım :)

ALMATI

Almaata yani elmanın atası. Dünyadaki tüm elmaların bu şehirdeki iki ağaçtan türediğine inanıldığı için şehrin sembolü elma. Astana’da turizm ofisi bulamadığımız için Almatı havaalanına iner inmez turizm ofisine uğrayıp (ki yalnızca havaalanı ve şehir merkezinde Kurmangazi caddesinde var), bir dolu broşür ve şehir haritası aldık. Kapıdaki taksicilerle pazarlık edip oteli bulduk ve eşyalarımızı otele bırakıp şehri gezmeye başladık.

Tien Shan dağının eteklerinde, Kırgızistan ve Çin sınırında bulunan bu şehir İpek yolu üzerindeki önemli bir durak. Şehir bu sene 1000. yılını kutluyor. Başkent olma özelliğini yitirse de ülkenin kültürel ve turistik merkezi olma rolü devam ediyor. Halihazırda dünyanın en çekici 10 şehri arasında yer alıyor. Şehir içinde troleybüs, metro, otobüs, teleferik ile şehrin hemen her yerine ulaşmak mümkün. Almatı’da gerek şehir merkezinde gerekse merkez dışında gezilecek çok yer var. Merkezde başlıca şuralar görülebilir;

Şehrin başkent olduğu dönemde genellikle idari binaların bulunduğu, ancak başkentin Astana’ya taşınmasıyla birlikte eğlenceli bir meydan haline getirilen, bağımsızlık heykeli, altın adamın bulunduğu Cumhuriyet meydanı; Şehrin en büyük parkı olan 73 hektarlık devasa bir alanı kaplayan ve önemli etkinliklerinin gerçekleştiği Kazakistan Cumhuriyeti İlk Başkan Parkı (ancak biz gittiğinizde tadilatta olduğu için göremedik maalesef L); Organik ürünlerin ve yiyeceklerin bulunduğu Yeşil Pazar; Alışveriş yapmayı sevenler için Arbat yaya caddesi (özellikle burada çok uygun fiyatlı ve zevkli gümüş takılar bulduğumu da ekleyeyim); Almatı’yı tepeden izleyebileceğiniz ve çeşitli eğlence mekanlarıyla keyifli saatler geçirebileceğiniz Kok Tobe (yeşil tepe); Kazak Ulusal Müzesi, Kazak Milli Enstrümanları Müzesi, 28 Panfilov Kahramanları Parkı ve Anıtı şehrin mutlaka görülmesi gereken yerleri arasında. Ülkenin kültürel başkenti olarak anılan Almatı’da 30’un üzerinde müze, 20 civarında tiyatro ve onlarca sanat galerisi, sinema, kütüphane bulunuyor. Ulusal opera binasının önündeki panoda Karmen operasının afişini görünce hazır gelmişken burada izleme fırsatı kaçmaz deyip içeriye koştuk ama gişedeki bayan Ekim’de gösterime gireceğini söyleyince hayallerimiz yerle yeksan oldu.

Şehir merkezi dışında görülecek yerlerin başında ise Şimbulak ve Medeo geliyor. Bir çok dünya rekorunun kırıldığı Medeo’da yılın 8 ayı buz pateni yapılabiliyor. Şimbulak da dünyanın en güzel manzaralı kayak pistlerine sahip yerlerden birisi. Bizim gibi yaz aylarında gidenler de teleferikle veya yürüyerek tepeye çıkıp manzarayı izleyebilirler. Totiğimizin en çok etkilendiği yerlerden birisi burası oldu. Yemyeşil dağ manzarası izleyerek yaptığımız teleferik yolculuğu miniği adeta büyüledi. Şimbulak’ın 2.kademesine kadar teleferikle çıkıp, 2.kademede biraz dinlenip etrafı izledikten sonra yaklaşık 4 saatlik yürüyüşle geldiğimiz noktaya geri inebildik.

Merkez dışında gezilebilecek bir diğer görülesi yer Büyük Almatı Gölü. Uzun bir otobüs yolculuğu ile dağın eteğine kadar geldikten sonra taksilerle anlaşarak ya da yürüyerek yaklaşık 17 km’lik yolu çıktıktan sonra Büyük göle ulaşıyorsunuz. Adı ‘büyük’ olsa da aslında küçücük bir göl. Ve fakat manzarası şahane, bunun için iyi ki bu kadar yolu tepmişiz dedirtiyor. Büyük göle pikniğe gelmiş insanlardan bazıları (Güneş Göktürk’ün sevimliliğinden midir bilinmez) bize türlü ikramlarda bulundular. Aklımda kalan sevimli bir teyze, ısrarla meyve ve şekerler vermeye çalışıp bir taraftan da “süt bolar” “gözün hakkı bar” diyordu :) Dönüşte orman manzarası izleyerek yürüyerek inelim dedik. Yol boyu kucağımızda mini minnak bir bebek gören neredeyse her araba durup, bizi aşağı indirmeyi teklif etti. Teşekkür edip, 3–4 saat daha yolumuza devam ettik. Ancak yağmur bulutlarının tepemizde belirmesiyle birlikte nihayet yanımızda duran bir arabanın teklifini kabul ettik ve aşağıya kadar onlarla birlikte indik, bir taraftan da sohbet ettik. Kazaklar gerçekten misafirperver ve insan canlısı.

Çok isteyip göremediğimiz bir başka yer de, Büyük Kanyon’dan sonra dünyanın en ilginç kanyonu unvanını taşıyan Charyn Kanyonu. Maalesef oraya sadece turla girişe izin verildiği ve turlar da haftasonu olduğu için göremedik :( Bunlar dışında Kolsai Gölü, Balkhash Gölü ve çöl turlarına katılabilirsiniz.

Ne Yenir?

Gezdiğim ülkelerden yemeklerine bayıldığım tek yer Kazakistan oldu. At eti dahil, etleri çok lezzetli olduğu gibi, diğer yiyecekler de çok taze, doğal ve lezzetli. Tarımın henüz yeterince endüstrileşmemesinin nimetleri bana göre bu durum. Beşparmak, sorpa, kazi, kurdak, mantı, özbek pilavı, şaşlık, lağman, baursak en önemli yerel lezzetlerden. Biz bir türlü taze kımız içmeyi beceremedik ama giderseniz denemeden dönmeyin.