Green Door with Small Window — Lisbon 2016

Ferhat, Canan ve Burcu ile Cuba, Mexico ve Florida gezilerinden bilet fiyatları ve zamanlama konusunda yaşadığımız sıkıntılar nedeniyle bir türlü organize olamayışımızın bir sonucu olarak; gezgin ruhumuzun bir yerlere gitmeliyiz haykırışlarıyla yüksek yoğunluklu bir panik halinde kendimizi, Lizbon biletlerini almış ve Lizbon ile ilgili olarak genel geçer bilgileri birbirimize aktarırken bulduk. 
 Biletlerimizi çoğunlukla olduğu gibi skyscanner vasıtasıyla alarak hummalı bir Lizbon araştırmasına başladık. Gezi bloglarını taradık, tripadvisor üzerinden araştırmalarımızı yaptık ve daha önce giden birkaç arkadaştan da bilgi aldık. Gezi blogları çoğunlukla Lizbon’un; nostaljik sarı tramvayından, keşif ile yüzyıllarını inşa etmiş kültüründen, Avrupa’da bir Güney Amerika havasından bahsediyordu. Tripadvisor; yapmadan dönülmeyecek aktivitelerden, tadına bakmaz isek hayatımızda her daim nedenini bilemeyeceğimiz boşluklar bırakacak yerel lezzetlerden, kişisel aydınlanmamızı yaşatacağından emin müzelerden ve sıcakkanlı küçük cafelerden bizim de payımıza düşeni yaşamamız için bizi heyecandıracak tecrübeleri diğer gezginlerin deneyimlerinden yola çıkarak aktardı.

Vize gibi Türkiye’de yaşayan tüm gezginlerin kronik şansızlığı ve bedbahtlığı üzerine sıralı yakınma ve devletlerarası hukuk konusunda marjinal fikirlerimizi tekrarla birbirimize aktardıktan sonra; geriye konaklayacağımız yer için görece kısa araştırmamızı tamamlamak kaldı. 4 kişi olmanın avantajını airbnb üzerinden 2 yatak odalı Belem bölgesindeki evimizi kiralayarak kullandık.

Bahsettiğim gibi haftalarca Cuba, Mexico ve Florida araştırması yaptıktan sonra bu Avrupa anakarasının en batı noktasında bulunan 11Milyon nüfuslu bu küçük ülke ve başkenti bizi daha gitmeden rahatlatarak hiçbir plan ve araştırma yapmamamıza neden oldu.

gün 1 — Pastéis de Belém

Yol başka yazıların konusu olan Burcu ve Canan’ın uzun uçuş serüvenlerini dinlemek ile geçti, Ferhat ve benim için fazlasıyla sıkıcı ve ilham verici 5 saatlik uçuşun ardından bir Şubat öğleden sonrası Lizbon Portela Havalimanı’na indik.

Pasaport kontrolü, şehir haritası ve diğer rutinlerimizi yerine getirdikten sonra havalimanından taksi ile kalacağımız yere doğru yola çıktık. Lizbon ile ilk fikrimiz de bu yolculukta oluştu; Lizbon yeşil. Bursa’nın eskiden olduğundan çok daha yeşil.

Konaklayacak yere vardığımızda ev sahibimiz Oskar bizi bekliyordu. Oskar tipik bir portekizli, kavruk tenli ve güleryüzlü. Lizbon’un bizim şansımız olduğundan emin olduğumuz bir hal ile kendi standartlarında hayli soğuktu ve ilk sorduğumuz ısıtıcı oldu. Oskar evi bize gezdirirken ve biz hep bununla ısınırız diyerek duvarda asılı elektrikli ısıtıcıyı gösterdi ve yarın çok daha sıcak olacak dert etmeyin diye de ekledi. ( Ertesi gün daha sıcak oldu mu? Olmadı. )

Lizbon ile ilgili yerel bilgilerimizi aldık ve son olarak Ferhat ile adetimiz olduğu üzere şehrin en köklü futbol klubü Benfica’nın stadını gezmek istediğimizi ve yerini sorduk. Oskar epey heyecanlandı, ertesi gün maç günü olduğundan bizi maça davet ederek stadın yerini gösterdi. Oskar’ı uğurladıktan sonra yerleştik ve Lizbon’un o kaybolanası sokaklarına kendimizi bıraktık.

Çoktan akşamüstü olduğundan sadece şehri tanımak adına Belem’i üstünkörü gezip turistlerin önünde sıra olduğu köklü ve ünlü Pastéis de Belém’den Pastel de Nata tatlısını alarak yolumuza devam ettik. Tatlı mı? Tatlı güzel, biraz ağır ve tanımadığınız bir tat değil. Rastgelirseniz birer tane tadıverin fazlasına kendiniz karar verin. Yemeden de dönebilirsiniz.

Belem birkaç anıt yapı ve müze dışında çok da görülesi bir yer olmadığından tramvay ile şehir merkezine doğru yola çıktık. Tramvay sarıydı evet tıpkı Lisbon’daki tüm tramvayların olduğu gibi. Şehir merkezi Lizbon körfezine uzanan birkaç paralel caddeden mütevellit olup yine İstanbul’da yaşayan bizler için olağanüstü bir deneyim yaşatmadı. Zaten gördüğümüz, gezdiğimiz yerlerden ziyade başka bir yerde, yolda ve tanımadığımız bir dünyada olmak hissi bizi her zaman daha fazla mutlu ettiğinden çok da takılmadık tanımadığımız sokakların tanıdık hislerine.

Yağmur ve rüzgar biraz can sıkıcı boyutlara ulaştığında, marijuana satmaya çalışan sıcakkanlı torbacılar da fazla ısrarcı olduğundan ilk gördüğümüz yere oturduk, ilk gördüğümüz yer neyse ki Hard Rock Lizbon’du.

Yemeklerimizi yedik, Lizbon’un ne kadar muhteşem bir yer olduğu konusunda telkinlerimiz ve yolda olmanın verdiği harika hissiyat ile geceyi kapattık. Lizbon’da taksi görece ucuz ama toplu taşıma maliyeti tabi her zaman olduğu üzere daha düşük.

gün 2 — morina

Belem çevresinde bulunan kaşifler anıtı Padrão dos Descobrimentos, Torre de Belem, Jerenimos Manastırı, Elektrik Müzesi(içinde elektrik namına bir şey yok) ve şehrin çılgınca atan kalbi Bairro Alto bölgesi. Müzeler ile ilgili detaylı bilgiler her yerde yazıyor tekrara gerek yok, biz adetimiz olduğu üzere şöyle bir üstünkörü ziyaret ve birkaç fotoğraftan sonra her zaman olduğu gibi yine lezzet peşine düşerek Lizbon’un ve tüm Portekiz’in aşığı olduğu morina balığını aramaya başladık.

Foursquare ve Tripadvisor bize Frade dos Mares restoranını işaret etti ve soluğu orada aldık. Ahtapot fena değil, Lizbon’un her yerinde olduğu gibi lokal şarapları gerçekten muhteşemdi ancak masanın yıldızı gerçekten morina balığı idi. En hafif ifadesi ile bizim damak tadımıza uygun değil demek yeterli olacaktır. Yoksa deniz ürünü yönünden fazlasıyla şanslı ülke kıyılarımızı referans alarak rezalet, fiyasko gibi şeyler de söylebiliriz ancak bu kadarı da ayıp olur zannedersem. Hayır kötü bir yere de gitmedik, yani foursquare puanı 9.2 mekanın. Olmadı, beğenemedik.

Kısa bir Central bölgesi turundan ve hayal kırıklığımızı üzerimizden atmak adına içtiğimiz lokal kahvelerden sonra rotamızı gençlerin sabahlara kadar eğlendiği, sabahlara kadar eğlenmeyen ağırbaşlı gençlerin sabaha kadar içip sohbet ettiği, fado ile kendinden geçen turistlere otelin yolunu unutturan daracık ve yokuşlu sokaklarında adeta kendini ve tabi ki zamanı unuttuğun Bairro Alto’ya çevirdik. 
 Bairro Alto için yazılanların tamamı doğrudur, insan çoktur, her keyfe göre bir mekan her damağa göre bir lezzet vardır. Bizim Bairro Alto turumuz içeride caz müzik çalan, ambiyansı muhteşem ancak girişinde tabelası olmayan yeşil kapısında küçük penceresi olan barı aramakla geçti. Bulamadık ama eğlendik. 2. Günün sonu; yolda olmak güzel.

gün 3 — Estadio de Luz

Duraklarımız masal diyarı Sintra ve Estadio de Luz idi. Günün erken saatlerinde Belem çevresinde bulunan pastanelerden kahvaltımızı yaparak Sintra’ya nasıl ulaşabileceğimizi bilmeden yola koyulduk. Banliyö treni ile gitmek gibi bir girişimimiz olsa da 4 kişi olmanın avantajı ve Lizbon’da taksi ucuz ön kabulü ile Sintra’ya doğru yola çıktık. 35€ civarında bir ulaşım maliyeti ve 35 dakikalık bir yolculuktan sonra Sintra’ya ulaştık.

Sintra bölgesi Lizbon’un Kuzeybatısında kurulu küçük bir kasaba. Sintra gezimize bölgenin hemen merkezinde yer alan Palacio Nacional ile başladık, sonrasında bahçeleri ve sarmal merdiveni ile ünlü Quinta da Regaleira, bölgenin en üst noktasında yer alan Palacio Nacional da Pena ve Sintra Kalesini görebildik. Portekiz’in ve tüm anakara Avrupa’nın en batı noktasında yer alan Cabo de Roca’ya ben her ne kadar fazlasıyla istekli olsam da yol arkadaşlarım benim kadar hevesli olmadığından gidemedik. Yol uzun ve tuktuk vasıtası ile 50€ civarında bir maliyet söz konusu olduğundan ben de çok ısrarcı olmadım. Sonuçta 2 fotoğraf çekip uzun uzun okyanusa bakarak tek başına hayal kurmaktansa dostlarımla Portekiz’in belki de en pahalı kruvasanlarını tadarak buralar da güzel yerlermiş tespitleri ile kahvelerimizi yudumlamak daha cazip geldi.

Bölgede bulunan iki saray ve panoramik bir Sintra manzarası sunan kale bölgesi çok da ilgimizi çekmese de Quinta da Regaleira‘da bahçelerin, gizli geçitlerin ve yer yer Gaudi esintisi ile bizi karşılayan mimarisinden fazlasıyla etkilendik. Poço İniciatico başlı başına bir masal gibi. Orada yaşayan insanların ve gizli geçitleri açan emekçilerin hayatları üzerine düşünerek yer yer Game Of Thrones etkisi yer yer de kendi adıma tüm fantastik kurgu edebiyatının mirası ile keyifle bahçelerde gezindik. Sintra’da elektrikli bisikletler de dahil olmak üzere lokal tur otobüsleri, tuktuklar ve taksiler ile her türlü ulaşım imkanı var. Keyfinizce gezebilirsiniz. Lizbon ile ilgili ilk defa burayı görmeden dönmek olmazdı duygusuyla Sintra’dan ve daha doğrusu Quinta da Regaleira’den banliyo treni ile ayrıldık.

Lizbon dönüşü Ferhat ve ben Benfica-Uniao maçını izlemek üzere Estadio de Luz’a, Burcu ve Canan ise bizsiz de Lizbon’da hayatta kalabileceklerine dair yüksek özgüvenleri ile hoş bir akşam yemeği için Bairro Alto bölgesine; maçtan sonra buluşmak üzere ayrıldık. Ferhat ve benim hesabıma unutulmaz bir deneyimdi, stada yakın bir metro istasyonunda Benfica taraftarları ile marşlar söyleyerek daha doğrusu onlara eşlik etmeye çalışarak stada vardık. Biletimizi hemen stad dışından alarak, hem maç öncesi tribünlerin üzerinden uçurulan Benfica’nın simgesi kartalın süzülüşünü izledik hem de Benfica’ya galibiyeti getiren 2 golde de tanımadığımız ancak birbirimizi futbol sevgisi ile birleştiren Portekizli dostlarımızla sarmaş dolaş galibiyeti kutladık.

Bunların yaşanmış olmasını isterdik fakat hem metro da yanlış rotayı bize gösteren güvenlik görevlisi hem de bilet için yanlış sıraya girmemize neden olan hotdog satıcısı nedeniyle hem maçın başını hem de henüz 2. dakikada kaydedilen golün sevincini yaşayamadık. 5.dakika itibari ile girdiğimiz tribünden; harika atmosferini, taraftarların harmoni içinde takımlarını desteklemelerini, birkaç yaşlı ve aksi amcanın dışında kimsenin küfür etmediğini, kadınların stadın genelinde neredeyse yarısından fazlasına hakim olduğunu görüp Türk futbolu adına hayıflanarak, devre arasında Benfica genç, minik takım yıldızlarının onore edilmesini ve Estadio de Luz’un büyüsüne tanık olduktan sonra 65.dakika itibari ile ayrıldık. Stadın altında bulunan fanstore’dan formalarımızı alırken gelen 2.gol haberi ile golü göremediğimiz için hüzünlensek de hikayemizi dinleyen görevlinin atkı hediyesi ile Estadio de Luz’dan keyifle ayrıldık.

Maçtan sonra Burcu ve Canan ile buluşarak maç sonrası ritüelimiz; bir pubda soluğu aldık ve hem galibiyeti kutladık hem de Ferhat ve ben akşam yemeğimizi yemiş olduk.

gün 4 — By The Wine

Lizbon’a çoktan alıştığımızdan ve dönüş hüznü üstümüze çoktan çöktüğünden daha sakin bir gün geçirdik. İlk durağımız Oceanário de Lisboa akvaryumu idi. Akvaryum her ne kadar hayvanların doğal ortamları dışında olmasından yana bizi rahatsız etse de oldukça profesyonel ve turizmden çok; görmüş olduğumuz farklı farklı okul üniformalı farklı yaşlarda öğrencilerin adeta eğitimlerinin parçası olduğunu düşündüren yapısı ile görülmeye değerdi. Zaten turistten çok öğrenci vardı. Tabi her zaman kahramanlarımız penguenleri görmek paha biçilmez bir keyifti.

Akvaryum çıkışı central bölgesinde hediyelik eşya ve şarap alışverişlerimizi yaparak önceki günden rezervasyon yaptırdığımız daha önce Ayhan Sicimoğlu ve Vedat Milör’ün giderek çok beğendikleri bir restoran olan Cervejaria Ramiro’ya doğru akşam yemeği için yola koyulduk. Ramiro; oldukça pahalı ve bir o kadar da lezzetli bir deneyim bize vaadetmiş olmasına rağmen bütçemizi düşünerek bir yemeğe bu kadar para verilmez diyerek yavaşa uzaklaşmamıza neden oldu. Yemeğe verilen paraya acıyan insan değiliz, “lezzet nerede olursa ara bul, tadına bak” her daim mottomuz olmuştur lakin Ramiro biraz abartılı olabilirdi.

Akşamı kurtarmak adına küçük bir Bairro Alto turu ve hakikaten değişik tadlar sunan Italian Burger and Lobster House’da akşam yemeğinden sonra belki de Lizbon’a sadece burası için tekrar gelinir dedirten By The Wine’da birbirinden lezzetli lokal şarapları tadarak keyiflendik. içkiden alınan vergi kaldırılsa demek ki bu fiyatlara mis gibi şaraplar içeceğiz Türkiye’de tespitleri, bir sonra ki gezimiz nereye olur sohbetleri ve soru işaretleri ile akşamı bitirebilirdik. Ancak Lizbon’da son gecemiz bu diyerek ufak bir foursquare araştırmasından sonra Taqueria Pistola y Corazon isimli butik bir mexico restoranında soluğu aldık. Canan, Ferhat ve ben; lezzetli taco ve nachoları afiyetle yedik. Burcu mu? Burcu tempoyu kaldıramadı, mışıl mışıl uyudu.

#lizbon

  • Bairro Alto’da Majong Bar — Kesinlikle gitmeyin.
  • Sintra; mutlaka gidin.
  • Ucuz uçak bileti bulursanız 4 gün fazla fazla yeter.
  • Avrupa’da Güney Amerika esintisi mi? Zannedersem öyle.
  • Şaraplar müthiş, ucuz ve alınıp götürülesi.
  • Avrupa’nın diğer kentlerine göre nispeten ucuz; toplam maliyet kişi başı 2000-TL civarında; Ramiro dışında fire yok, yedik içtik, gezdik.
  • Bir daha gitmem.
  • Unutulmayacak an; taksicinin bagajlar için ücret talep ettiğinde yaşadığımız şaşkınlık.

Originally published at dunyakadaryolumuzvar.com on April 23, 2016.