Polonezköy — Bisikletli Don Kişot’lar

Yazıda bolca adı geçen Doğmamış Oğlum Ali’nin kim olduğunu merak ederseniz, Portaventura yazısı’nın ilk paragrafını okuyabilirsiniz.

Ali merhaba sevgili oğlum yine ben; baban. Umarım iyisindir diyeceğim ama neyin kötü olabilir ki lan kerata. Hiçbir işe yaradığın yok, sabahtan akşama kadar varsa yoksa kuyruk titretiyorsun miskin. Bak boş boş da bakıyorsun zaten, hayır sen mi akılsızsın doğmamış çocuğu ile konuşan ben mi bilemiyorum.

Dönelim asıl mevzuya; sana bugün bir pazar yolculuğundan bahsedeceğim. Gökay amcanla beraber Polonezköy’e bisiklet sürmeye gidip, gün sonunda kendimizi nasıl hastane koridorlarında bulduk onu anlatacağım. Bu bir kahramanlık hikayesi değil oğlum, bu iki aptalın hatalarından ders alamama hikayesi, bu “nasıl maceraperest olamam 101” isimli dersin ilk müfredatı, bu Don Kişot’u okuyup da hala yel değirmenlerini… ya tamam işte dinle, akla karayı seçtim dikkatini çekecem diye. Hem bir yandan da Polonezköy’ü dinlemiş olursun fena mı.

2014 Mayıs ayı. Gökay ve ben bir kaç ay sonra tüm ilgimizi yitireceğimiz bisiklet sporunu hayatımızın merkezine koymuş, bu spor olmasa yaşayamazmışız gibi davranıyoruz. Bir bisikletimiz yok ama biz yine de karbon fiber gidonun sürüş aerodinamiğine etkilerinden bahsediyor, dana derisi Brooks selenin uzun yol rahatlığını tartışıyoruz. Her şehirler arası bisiklet turu muhabbeti açıldığında “yaparız olm”, “heralde la”, “ne sandın aslanım” nidaları arasında günlük 80–90km’lere çıkabileceğimize kendimizi inandırmaya çalışıyorduz. Nitekim inandık, daha sonradan bu tura da çıktık ve buna inandığımıza pişman olduk. Ama bu başka bir hikayenin konusu.

YASAK SOKAKLAR

O pazar olası bir uzun tur idmanı bahanesiyle Ataşehir’den Polonezköye doğru yola çıktık. Kavacık üzerinden Riva yoluna bağlandık. Ataşehir-Plonezköy arası 28km. Trafiksiz yarım saat. Trafiksiz diyorum çünkü Pazar sabahları biraz gecikirsen bu süre 3 saate çıkabilir. Biz sportif bir amaçla gittiğimizden yolda birşeyler atıştıracak, vardığımızda da doğrudan bisiklet sürmeye başlayacaktık. Yolda bir benzinlikten ton balıklı sandviç alıp yedik.

Polonezköy’e vardığımızda bisikletleri kiralayıp hemen Polonezköy tabiat parkına doğru yola koyulduk. Henüz ne tarafa doğru gideceğimizi bilmiyorduk ama pek tabi, hiç kimseye soramazdık. Çünkü yönünü sormak amatörlerin işidir, biz yönümüzü hissedebiliriz oğlum. Yönümüzü koklayarak, ağaçların yeşil yüzlerine, gölgelerin açılarına bakarak anlayabiliriz. Bu yüzden gitmemiz gereken yönün tam zıttına 40 dakika pedal çevirdik. Artık çok geç olsa da bir şeylerin yanlış gittiğini anladığımda durdum. Arkama baktığımda Gökay gözükmüyordu, çok geride kalmıştı. Onu beklerken solumda yere yatmış şaşkın bir ifadeyle bana bakan şirin bir köpek gördüm. Bakışlarında bir terslik vardı.

Sevgili oğlum baban bir süper kahraman olabilir. Ama onun bile korktuğu şeyler var. “Köpeklerin korkuyu kokladığı” teorisini öğrendiğim o lanetli günden bu yana, bir türlü içinden çıkamadığım bir paradoks yaşıyorum. Bir köpek gördüğümde içimden “evet şu an korkmuyorum ama az sonra korkabilirim, eğer korkarsam da bu köpek korktuğumu anlayabilir” diye geçirerek korkmaya başlıyorum. O gün de böyle oldu, o şirin köpek beni yanlış anladı ve ayağa kalkıp havlamaya başladı. O an yeter dedim, bu fobiyi burada yenmeliydim, köpeğin gözlerine bakarak “ben bu köpeği dövebilirim, evet bu köpeği dövebilirim” diye tekrarlamaya başladım. Tam nara atıp ben saldırıya geçecektim ki, korktuğum başıma geldi. Ağaçların arasından onlarcası havlayıp etrafımı sardı. Nereden baksan 15 20 köpek havlayıp küfürler ederek etrafımda dönüyorlardı. Tam olarak Emrah’ın yasak sokaklar filminde, motosikletli çeteden zincirle dayak yediği sahnedeki gibiydim. Hatta birkaç köpeğin patisiyle zincir tuttuğuna yemin edebilirim.

O an bir şey oldu, titreyen bacaklarımla pedalın yerini nasıl buldum, bir sonraki nefesimi kaç dakika sonra aldım hatırlamıyorum. Ama köpeklerin nefes sesleri, ve ayakkabılarıma sürtünüşleri eşliğinde yokuş yukarı pedala yüklendim. Yokuş bittiğinde -belki de çok önce- köpekler de peşimi bırakmıştı. Gökay geldiğinde durumu ona kibarca anlattığımı zannediyorum ama nefes nefeseyken çıkardığım sesler “köpenk var auğakoyum” gibi bişeyler de olabilir. Gökay önemsemedi ve pedal çevirmeye devam etti, yokuş aşağı gözden kaybolduktan 30 saniye sonra köpekler tekrar coştu. Yokuşun başında gördüğümde kan ter içerisinde yusuflarını atmış ve hafiflemiş Gökay, tam gaz geri kaçıyordu. Gökay yanıma geldiğinde ise bir mucize yaşadım, pompaladığım adrenalinin etkisiyle yolda yediğim ton balığına can verdim, hayvan canlanınca da midemdeki yerini yadırgamış olsa gerek çıkmak istedi. Gidene kal demek bize yakışmazdı. Kustum.

LANEGADA

Güne başlarken yaşadığımız yüksek tansiyonun ardından geri dönüp Polonezköy Tabiat Parkını bulduk. Meğer bisikleti kiraladığımız yerin hemen yanından giriliyormuş, bunca heyecanı boşuna yaşamışız. Tabiat Parkı 5km’lik(yürüyüş ve bisiklet için) patika bir yol ve 7km’lik bir dağ bisikleti (MTB) parkuru içeriyor. Biz yola başladığımızda MTB parkurunun farkında değildik. Ağaçların eğilerek gölge yarattığı, doğayla içiçe, tatlı rampaları olan, keyifli patikada birkaç tur attıktan sonra Gökay’ı aşağıdaki tabelanın yanında dururken buldum.

Gökay — Olm profesyonel MTB parkuru varmış.

Ben — Lanegada profesyonel olabilir.

Bu son derece bilimsel diyalogdaki en büyük sorun “lanegada” ünlemi. Bak evlat, bu kelimeyi kullanırken dikkat et. Bu ünlemi kullanıp da sorun yaşamadığım tek bir olay bilmiyorum. Yine öyle oldu, gaza geldik kendimizi dik rampadan aşağı bıraktık. Sorun kesinlikle kelimede olmalı, evet.

Ben daha rampadaki ilk engebede seleden düştüm ve bisikletin üst borusuna oturdum. Yokuşun bundan sonraki kısmına burada devam edecektim. Yokuş 10 saniye kadar sürdü ama bu yolculuk boyunca düşünecek çok şeyim oldu. Tekerleğin bulunuşundan bisikletin evrimine kadar herşeyi ölçüp biçtim. Daha 5. saniyelerde bisikletin üst borusunu testislere yakın yapmanın, 20. yüzyılın başlarında dünyadaki nüfus patlamasının önüne geçmek için illuminatinin bir oyunu olduğuna emindim. Engebeli yol bittiğinde bisiklet çoktan uzuvum haline gelmişti. Ellerimi kullanmadan bisikleti oynatabiliyordum. Henüz bir yerimizi kanatmamış olmanın hüznüyle tekrar denemek istedik ama aynı sancıları kafamızı yarmadan yaşamak sıkıcı geldi, vazgeçtik.

BÜYÜK SIÇRAMA

Bu kısmı anlatmadan önce sana biraz Gökay amcandan bahsetmem lazım evlat. Gökay sonunu düşünmeyen kahraman’ın vücut bulmuş halidir. Tedbir kelimesinden ölesiye korkar. Bize mütemadiyen; tulumsuz Bolu’da kış kampı, bisikletle Almanya’ya gitmek, rehbersiz kaçkarları geçmek gibi son derece makul tekliflerle gelir. Biz de onu kırmadan! gayet nazikçe! reddederiz. Bir yolculukta Gökay yanındaysa hiçbir şeyden korkmana gerek yok. Çünkü hiçbir şey Gökay’ın fikirleri kadar korkutucu olmayacak.

Patikada attığımız 6–7 turdan sonra acıkmış, yavaş yavaş günü sonlandırmayı planlıyorduk ki bir bisikletli yanımızdan uçarak geçti, sonra diğeri ve bir diğeri… Teker teker parkurdaki bir atlama rampasından atlıyorlardı. Kaskları, korumaları vardı. Onlar gittikten sonra konuşmadan atlama rampasının başına geçtik. Tabi ki deneyecektik. Gökay’a gençlerin kasklarından ve korumalarından bahsetmek istesem de tedbir fikrini anlayamayacağını düşünüp sessizce yokuşun tepesine çıktım. Önce ben atlayacaktım. 50 mt kadar aşağı doğru pedal çevirecek ardından atlama rampasından geçip kolumu kanadımı kıracaktım. Plan buydu. Ama son saniyede bir şey oldu, vazgeçtim, cesaret edemedim, erteledim, bilemiyorum.

Yokuşun başına bu kez Gökay geçti ve o rampadan atladı. Uzaya çıkan her mekiğin yaptığı gibi havadayken yakıt tankından ayrıldı ve bisikleti bıraktı. Gökay’ın buradaki küçük hesap hatası, henüz yörüngeye oturmamış, dünyadaki yerçekiminin etkisinden çıkmamış olmasıydı. Ardından düşmeyi reddetti ve uçmayı denedi. İnsanlık evriminde bir kaç bin yıllık bir sıçrama yaptı. Uçabiliyordu. Bir saniye kadar uçtu. Düştü. O geceyi hastanede geçirdi, 3 gün hareket edemedi, 2 hafta evde yattı, 3 ay sol kolunu kaldıramadı. Ben ise habercilik sorumluluğum gereği Gökay’a yardım etmek yerine bunun videosunu çektim. Aşağıda izleyebilirsin evlat.

Polonezköy İstanbul’a “yakın yerler” diyemeyecek kadar yaklaşmış ve yarattığımız insan seline rağmen hala yeşil, hala huzurlu. Sen bu yazıyı okurken oraya henüz sevimsiz gökdelenler dikilmemiş, köpekler kaybolmamış, yeşili bozulmamışsa git. Git ama sadece tıksırana kadar kahvaltı yapmak için değil, spor için git. Yürü, koş, bisiklet sür. İnsanoğlu hareketsiz yaşayabilecek kadar güçlü değil. Hareket et! Ama rica ederim sevgili oğlum; öğrendiğine emin oluncaya kadar uçma!

Görüşmek üzere..


Originally published at dunyakadaryolumuzvar.com on May 27, 2016.